Psikolog

FARKLI SÖZLER AYNI HİKAYELER – Psk. Rıza Ünsal

Bağımlılıktan Bırakış: Kendimi Dinlemek ve Yolculuk

Ben bağımlılığı ilk başta bağımlılık gibi yaşamadım. Daha çok “bana iyi gelen bir şey” gibiydi. Bir günün köşesinden tutup beni yukarı çeken bir ip gibi. İpin adı bazen sigara oldu, bazen telefon, bazen bir insan, bazen tatlı, bazen de sadece “bir daha” dediğim o küçük tekrar. “Bir daha” dediğim her şey, aslında kendime bir dakika daha katlanabilmek içindi.
Zor olan şu: dışarıdan bakınca mesele çok basit görünüyor. “Yapma.” “Bırak.” “Kendini tut.” O cümleler bana hep bir yabancının elini omzuma koyması gibi geldi; iyi niyetli ama yanlış yere basan bir el. Çünkü ben tutamıyordum. Ya da daha doğrusu, tutuyordum ama tuttuğum şey kendim değildim; bir şeyi tutuyordum ki kendim dağılmayayım.
Bazen tetiklenme dediğimiz şey öyle dramatik bir olayla gelmiyor. Bir bakış, bir mesajın gecikmesi, bir cümlenin tonu, bir yerde “fazla” olduğumu hissettiğim o küçücük an… Ve bir anda kendimi yaşamayı bırakıyorum. Sanki içimde başka bir kamera açılıyor: “Şu an nasıl görünüyorum?” “Komik mi durdum?” “Yanlış mı söyledim?” O an, içimdeki ses sertleşiyor. Bedenim geriliyor. Göğsüm daralıyor. Sonra bir şey devreye giriyor: “Hadi bunu yap, geçecek.” Ve yapınca gerçekten geçiyor. Bu da beni en çok utandıran şey: geçiyor olması.
İşte bu yüzden bırakmak bir kahramanlık hikâyesi gibi yaşanmıyor. Bırakmak bazen çıplak kalmak gibi. O “geçirici” şeyi elinden alınca, geriye kalanla baş başa kalıyorsun: o sıkışma, o boşluk, o anlamsız telaş. İnsan o anlarda “ben güçsüzüm” demeye meyilli oluyor. Oysa ben güçsüz olduğum için değil, yıllarca kendimi bu şekilde taşıdığım için zorlanıyordum. Bir şeyi bırakınca sadece onu bırakmıyorsun; onun seni tuttuğu düzeni de bırakıyorsun.
Benim için en zor günler, “iyi günler” oldu. Çünkü kötü günlerde bahanem hazırdı. Ama iyi bir günde, her şey yolundayken bile içimde bir dürtü yükseliyordu: “Bir tane olsun.” Sanki iyi olmak bile tehlikeli bir boşluk açıyordu. Çünkü iyi oluşun içinde bile bir sessizlik var ve o sessizliğe dayanmak… Kimse anlatmıyor. Herkes acıya dayanmayı bilir, ama bazen insan rahatlığa dayanamaz. Rahatlıkta kendini duyarsın. Ve kendini duymak bazen çok gürültülüdür.
Bırakmaya çalıştığım dönemlerde, en çok “kendime söz verip bozmaktan” yoruldum. Her bozduğum söz, sanki içimdeki saygının bir parçasını daha söküyordu. Sonra kendime kızdım. Kızmak da ayrı bir bağımlılık gibi çalıştı: acıyı büyütüyor, sonra o acıdan kaçmak için yine aynı şeye dönüyordum. Döngü buydu. Bunu fark ettiğim gün, ilk kez şunu düşündüm: “Belki de sorun irade değil. Belki de sorun, benim kendime nasıl döndüğüm.”
Çünkü mesele şu: ben o şeyle sadece keyif almıyordum. Ben onunla kendimi susturuyordum. İçimdeki o keskin sesi. “Yetersizsin” diyen sesi. “Yanlışsın” diyen sesi. “Tek başınasın” diyen sesi. O nesne, o ritüel, o ilişki; hepsi bir süreliğine bu sesleri kısıyor. Bu yüzden bağımlılık bana hep bir “telafi” gibi geldi. Bir açığı kapatmak değil; bir taşmayı tutmak gibi.
Değişmeye başladığım yer, bir gün “yapmayacağım” diye kendimi sıkmak değil; tam o istek geldiğinde durup şunu fısıldamak oldu: “Şu an neyi telafi etmeye çalışıyorum?” Bazen cevap çıkmadı. Bazen sadece bedenim konuştu: sıkışma. Bazen de çok netti: utanç, yalnızlık, öfke, belirsizlik.
Süreç hâlâ zor. Çünkü bazı akşamlar hâlâ elim gider. Bazen yine kayarım. Ama artık o kaymayı daha erken görüyorum. Ve kendime şunu söyleyebiliyorum: “Bu bir başarısızlık değil; bu benim eski yolum.” Yeni yol, daha yavaş. Daha sessiz. Daha az gösterişli. Ama daha gerçek.

Başa dön tuşu