Ebeveynlikte Suçluluk, Öfke ve Farkındalık – Uzm. Kl. Psk. Melis Aksoy

Ebeveynlikte Suçluluk, Öfke ve Farkındalık
“Bunu Böyle Yapmalısın”
“Böyle Hissetmemelisin: Yoksa Kötü Anne/Baba Olursun!”
Günümüz ebeveynliği, yalnızca çocuğa nasıl davranılması gerektiğine dair önerilerle değil; ebeveynin ne hissetmemesi gerektiğine dair örtük mesajlarla da kuşatılmış durumda. Öfkelenmeme lüksü. Kaygılanmama zorunluluğu. Sınır koyarken çocuğu üzmeme gerekliliği. Aksi hâlde ya “kontrolünü kaybeden” ya da “kötü ebeveyn” olarak etiketlenirsin. Bu söylem, ebeveynliği ilişkisel bir deneyim olmaktan çıkarıp, doğru davranışların sergilendiği bir performans alanına dönüştürür.
Oysa ebeveyn–çocuk ilişkisinin duygusal omurgası, dışarıdan doğru görünen tepkilerden çok; ebeveynin kendi iç dünyasıyla kurabildiği temasa dayanır. Ebeveyn kendi duygularını fark edebildiği, üzerine düşünebildiği ölçüde çocukla kurduğu ilişki canlı, sahici ve esnek olur. Aksi hâlde ortaya çıkan şey çoğu zaman davranışsal bir uyumdur: doğru kelimeler söylenir, doğru teknikler uygulanır, tepkiler kontrol altındadır. Ancak bu kontrol, içsel bir temasla değil; bastırma ve düzenleme çabasıyla sağlanıyorsa ilişkide görünmez bir kopukluk oluşur. Hareketler uyumludur, fakat içtenlik eksiktir.
İçsel farkındalık tam da bu noktada belirleyici hâle gelir. Basit görünen bir sahneyi düşünelim: Çocuk markette istediği bir şey için direnç gösterir. Ebeveynin içinde eşzamanlı olarak birden fazla duygu belirir. İlk anda öfke yükselir: “Sözümü dinlemiyor.” Ardından kaygı eklenir: “Olay büyüyecek, herkes bakıyor.” Bu iki yoğun duygunun hemen arkasından ise daha sessiz ama daha ağır bir his devreye girer: suçluluk. “Acaba çok mu sertim? Onu incittim mi? Kötü bir ebeveyn gibi mi görünüyorum?”
Psikodinamik açıdan bakıldığında bu suçluluk, yalnızca o ana ait değildir. Çoğu zaman ebeveynin kendi değerleriyle davranışı arasındaki çatışmadan doğar. Bir yandan sınır koymanın çocuğun ruhsal gelişimi için gerekli olduğunu bilir; diğer yandan bu sınırı koyarken çocuğun üzülmesi, ebeveynin kendi içinde tolere etmekte zorlandığı bir duygusal yük yaratır. Üstelik bu yük, yalnızca bugünkü ebeveynlik tutumundan değil; ebeveynin kendi çocukluğunda yaşadığı, yeterince görülmemiş ve anlamlandırılamamış duygulardan da beslenir.
Bir zamanlar öfkesi kabul edilmemiş, kaygısı yatıştırılmak yerine küçümsenmiş ya da sınırla karşılaştığında yalnız bırakılmış bir çocukluk; bugünün ebeveyninin iç dünyasında sessiz ama etkili bir yerden konuşur. O dönemde çocuk için hayati olan şey şudur: “Kötü çocuk olmamalıyım. Ebeveynlerim beni sevmeli. Çevredekiler benim sorunlu biri olduğumu düşünmemeli.” Bu nedenle çocuk, kendi öfkesini ve kaygısını bastırıp suçluluğa tutunarak ilişkide kalmayı öğrenir. Bugün ebeveyn olduğunda ise benzer bir içsel senaryo yeniden sahnelenir.
Yeni dönem ebeveynlerin sınır koyarken ya da kızgınlık duygusunu fark ettiklerinde yaşadıkları temel endişe de tam burada şekillenir. Öfke ve kaygı, sanki ebeveyn–çocuk ilişkinde kontrolü kaybetmenin; dolayısıyla “yetersiz” ya da “kötü” ebeveyn olarak damgalanmanın habercisiymiş gibi algılanır. Bu nedenle ebeveyn, “Çocuğuma öfke duymamam gerekiyor” ya da “Kaygılanırsam yanlış bir şey yaparım” düşüncesine hızla sarılır. Ardından suçluluk devreye girer ve ebeveynin kulağına fısıldar: “Sakin olmalısın. Çocuğun bu kadar üzülmesine değer mi? Diğer ebeveynler seni izliyor. Çocuğun seni sevmeyecek. Bu sınırı koyman şimdi gerçekten şart mı?”
Bu içsel karmaşanın içinden çıkabilmek için ebeveyn çoğu zaman güvenli bir yere tutunur: “En doğru olanı yapmalıyım.” Ancak bu ‘doğru’, çoğu zaman ilişkisel bir temasın içinden değil; geçmişten tanıdık bir suçluluk zemininden yükselir. Tıpkı kendi çocukluğunda, öfkesinin ve kaygısının kabul görmeyeceğini sezdiği için ebeveynlerinin sevgisini kaybetmemeye çalışması gibi.
Psikodinamik yaklaşım bize şunu söyler: Öfke, kaygı ve suçluluk ebeveynlikte patolojik değildir; aksine kaçınılmaz ve anlamlı duygulardır. Sorun bu duyguların varlığı değil; ebeveynin onları fark edememesi, tolere edememesi ya da hızla bastırarak “doğru” davranışın arkasına saklanmasıdır. Bastırılan duygu ortadan kaybolmaz; yalnızca ilişki içinde dolaylı ve daha kontrolsüz biçimlerde kendini gösterir.
Gerçek farkındalık, ebeveynin bu duyguları bastırması ya da kendini sürekli regüle etmesi değildir. Farkındalık, “Şu an öfkeliyim”, “Kaygılanıyorum”, “Suçluluk hissediyorum” diyebilecek bir içsel alan yaratabilmektir. Ancak bu alan oluştuğunda ebeveynin tepkisi yalnızca düzgün değildir; sahici olur. Çocuk da bu sahicilik içinde hem sınırı hem de ilişkiyi aynı anda deneyimleyebilir.
Ebeveynlik, kusursuz bir duygusal durgunluk hâli değildir; duygularla birlikte düşünebilme kapasitesidir. Çocuğun ihtiyacı olan şey, öfkelenmeyen ya da hiç kaygılanmayan bir ebeveyn değil; kendi duygularını tanıyabilen, onları çocuğun üzerine yıkmadan taşıyabilen bir ebeveyndir. İlişkiyi onaran da tam olarak budur.
Uzm. Kln. Psk. Melis Aksoy