Psikolog

Varoluşçu terapide Rollo May – Kl. Psk. Ender Kardelen Güler

Varoluşçu terapide Rollo May’in işaret ettiği “varoluşsal somut gerçekler”, çoğu zaman yanlış anlaşılmaya açık bir yerde durur: konuşulduğunda derin, doğru ve etkileyici; fakat yaşantıya değmediğinde yalnızca iyi formüle edilmiş bir fikir olarak kalabilir. Bu yüzden terapide asıl mesele, bu gerçekleri bilmek değil, onların danışanın yaşamında nasıl uygulandığını yakalayabilmektir.

Ölüm, özgürlük, yalnızlık ve anlam gibi temalar seans içinde kolayca felsefi bir düzleme kayabilir. Danışan ya da terapist bu kavramları açıklayabilir, hatta oldukça tutarlı cümlelerle tartışabilir. Ancak burada kritik bir ayrım ortaya çıkar: konuşulan şey gerçekten deneyimleniyor mu, yoksa sadece düşünsel bir çerçevede mi dolaşıyor? Eğer ölümden bahsediliyor ama kayıp, korku ya da bedensel bir sıkışma yoksa; özgürlükten söz ediliyor ama seçimlerin yükü hissedilmiyorsa; yalnızlık konuşuluyor ama ilişkisel bir boşluk ya da temas arayışı görünmüyorsa, orada varoluşsal bir içerikten çok bilişsel bir anlatı vardır.

May’in yaklaşımında bu fark önemlidir çünkü varoluşsal gerçekler bilgi değil, “insanın içinde yaşadığı koşullar” olarak ele alınır. Bu nedenle terapi, kavramları açıklama işi olmaktan çok, bu kavramların danışanın gündelik yaşamındaki karşılıklarını görünür kılma sürecidir. Bir anlamda terapist, “bunu biliyor musun?” sorusundan çok, “bunu nerede yaşıyorsun?” sorusuna yaklaşır.

Soyut düzeyde kalmanın en belirgin işaretlerinden biri, kavramın davranışla ve duyguyla bağının kopmasıdır. Danışan bir şeyi çok net ifade edebilir ama hayatındaki seçimler değişmez. Aynı ilişkisel döngüler sürer, aynı kaçınmalar devam eder, aynı sıkışmalar tekrar eder. Bu durumda bilgi vardır ama dönüşüm yoktur. Varoluşçu açıdan bu, düşüncenin yaşantının önüne geçtiği bir noktadır; yani kişi “anlar” ama “yaşamaz”.

Bir diğer işaret duygulanımın yokluğudur. Varoluşsal temalar konuşulurken bir yoğunluk, bir temas, bir rahatsızlık ya da hareketlenme oluşmuyorsa, konu büyük ihtimalle zihinselleşmiştir. Oysa bu yaklaşımda gerçeklik, yalnızca doğru cümlelerde değil, o cümlenin bedende ve duyguda bıraktığı izde ortaya çıkar.

Bu nedenle terapide önemli olan şeylerden biri, kavramı sürekli açıklamak değil, onu deneyime geri döndürmektir. “Bunu ne zaman hissediyorsun?”, “Bu sende neyi zorlaştırıyor?”, “Bunu söylediğinde bedeninde ne oluyor?” gibi sorular, soyut bir fikri yeniden yaşantıya bağlar. Böylece ölüm bir fikir olmaktan çıkıp bir kaygıya; yalnızlık bir kavram olmaktan çıkıp bir içsel boşluğa; özgürlük bir teori olmaktan çıkıp bir seçim anının ağırlığına dönüşür.

Sonuç olarak, varoluşsal gerçekler seans içinde ancak yaşantıya temas ettiği ölçüde “gerçek” hale gelir. Aksi halde onlar sadece doğru ama uzak cümleler olarak kalır. Terapinin dönüştürücü tarafı da tam burada ortaya çıkar: bilinenin tekrar edilmesi değil, bilinenin yaşantı içinde yeniden hissedilmesi.

Başa dön tuşu